
Hızlı nüfus artışı ve sanayileşme sürecinde olan ülkemiz doğal kaynaklar üzerinde baskı yaratmaktadır. AB sürecinde, çevre ve enerji alanında atık yönetimi, saha rehabilitasyonları, emisyonlar ve gürültü konularında önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Ülkemizde, Çevresel Etki Değerlendirme Yönetmeliği ve Endüstriyel Tesislerden Kaynaklanan Hava Kalitesinin Korunması Yönetmeliği yürürlükte olup bu kapsamda yeni inşa edilen elektrik üretim santralleri, bahse konu yönetmeliklere göre yapılmakta ve santrallerden kaynaklanan emisyon değerleri düzenli olarak kontrol edilmektedir. Ancak, çevre alanında yapılması gereken, maliyeti yüksek çok sayıda düzenleme bulunmaktadır.
Türkiye’de çevre ve enerji politikalarının entegrasyonu sürecinde Bakanlığımızca birçok faaliyette bulunulmaktadır. Türkiye’nin enerji ihtiyacının yarısından fazlası ithalat yoluyla karşılandığından, enerji politikaları çerçevesinde mümkün olduğu kadar yerli enerji kaynaklarının kullanılmasına öncelik verilmektedir.
Bu politika çerçevesinde, enerji arzında, özellikle elektrik enerjisi üretiminde yerli linyitlerin kullanımı ve yenilenebilir enerji kaynakları önemli bir yer tutmaktadır.
Ancak, düşük kaliteli linyitlerin ısıl değerlerinin düşük ve kükürt içeriklerinin yüksek olmasından dolayı, linyite dayalı termik santrallerden kaynaklanan SOx emisyonları ilgili Yönetmelikte belirtilen sınır değerler aşılmakta ve baca gazı kükürt arıtma (BGD) tesislerinin kurulmasını gerektirmektedir. Bu açıdan, Yönetmeliğe uygun olarak mevcut termik santrallara, bir öncelik sıralamasına göre BGD tesisleri kurulmaktadır. Aynı zamanda, yeni santrallar için BGD tesisleri planlama aşamasında dikkate alınmakta olup, santral ile birlikte ihale edilmektedir. %95 verimle çalışan BGD tesislerinin kurulmasının sonucu olarak, birim elektrik enerjisi başına düşen SO2 emisyonlarında yıllar itibariyle önemli ölçüde azalma sağlanmaktadır.
İklim değişikliği kavramının yoğun olarak gündeme gelmesi iklim değişikliğinin insan kaynaklı olduğuna dair bilimsel bulguların artması, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin kendini hissettirmeye başlaması ile başlamıştır. İnsan kaynaklı sera gazı salımında enerji sektörünün tüm diğer sektörlerden çok daha yüksek bir payının olması, iklim değişikliği çerçevesinde alınacak ve uygulanacak önlemlerin de ağırlıklı olarak bu sektörde gerçekleşeceği anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle, dünyada iklim değişikliği ile enerji politikaları birbirine entegre edilmiş, özellikle sera gazı azaltımı yönünde taahhütte bulunan ülkeler tüm enerji politikalarını bu çerçevede şekillendirmek durumunda kalmışlardır.
1980’li yılların sonlarından başlayarak, insanın iklim sistemi üzerindeki olumsuz etkisini ve baskısını azaltmak için, Birleşmiş Milletlerin ve uluslararası kuruluşların öncülüğünde çalışmalar yapılmış, sonucunda geniş bir katılımla İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü (KP) oluşturulmuştur. İDÇS ve KP, bir yandan insan kaynaklı sera gazı emisyonlarını sınırlandırmaya ve azaltmaya yönelik yasal düzenlemeler getirirken, bir yandan da, uluslar arası emisyon ticareti, teknoloji ve sermaye hareketleri konusunda giderek etkin olmaya başlamıştır.
Türkiye’nin son yıllarda nüfus ve kalkınma alanında kaydettiği önemli gelişmeler enerji tüketimine de yansımıştır. Son 15 yılda ülkemizde enerji talebi yıllık ortalama %3.7; elektrik talebi ise %7.2’lik artış göstermiştir.
2004-2020 yılları arasını kapsayan, “Türkiye Birincil Enerji Arz Projeksiyonu” çalışması, 2020 yılında birincil enerji talebinin 222,3 Mtep’e ulaşacağını göstermektedir. Bu değer 2004 yılı birincil enerji tüketimi olan 90,1 Mtep’in %150 fazlasıdır. Diğer bir ifadeyle birincil enerji talebi 2020 yılına kadar 2,5 kat büyüyecektir (Şekil E-4). Kişibaşı enerji talebinin ise 2020 yılında 2.583 ktep değerine ulaşması öngörülmektedir.
Dünya ile birlikte, çevreyle ilgili duyarlılık, Türkiye'nin iç ve dış politikasında önemli konulardan birisi haline gelmiştir. İklim değişikliği, sosyal ve ekonomik sonuçları ve kalkınmanın önünde yaratacağı engeller bakımından çevre konuları arasında ilk sırada yer almaktadır.
Türkiye, 1997 yılında BMİDÇS kapsamında imzalanan ve 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü’ne taraf değildir. Hiç kuşkusuz bunun en önemli nedeni, mevcut sistem içerisinde -OECD üyesi olmasından dolayı- EK-I listesine dâhil edilen Türkiye’nin Protokol’e taraf olması durumunda 2012 sonrası sistemde gelişmiş ülkelerle beraber sayısal azaltım yükümlülüğü almak durumunda kalabilecek olmasıdır. Gayri Safi Milli Hasılası, toplam dış borcu, insani kalkınma endeksi, kişi başına emisyon, gelir ve enerji tüketimi değerleri gibi kriterler göz önünde bulundurulduğunda Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Ayrıca, gerek tarihsel sorumluluğunun yüksek seviyede olmaması, gerekse kişi başına salım oranı açısından dünya sıralamasında bazı EK-I Dışı ülkelerden bile daha alt seviyede yer almasından dolayı, Ülkemizin sayısal bir azaltım hedefi alması hem Sözleşmenin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar” ilkesine aykırılık oluşturmakta hem de ekonomik kalkınma haklarımız açısından olumsuzluklar içermektedir.
- 2020
- alanında
- azaltım
- başına
- bgd
- bir
- birincil
- birlikte
- çerçevesinde
- çevre
- daha
- değişikliği
- değişikliğinin
- diğer
- dış
- dolayı
- dünya
- durumunda
- düşük
- ekonomik
- elektrik
- emisyon
- enerji
- enerjisi
- gazı
- için
- iklim
- ile
- insan
- kadar
- kalkınma
- kaynaklanan
- kaynaklı
- kükürt
- linyitlerin
- mevcut
- olan
- olarak
- olduğu
- olması
- olmasından
- öncelik
- önemli
- önünde
- özellikle
- politikaları
- sayısal
- sera
- sürecinde
- talebi
- tesisleri
- tesislerinin
- tüketimi
- türkiye
- türkiye’nin
- yer
- yerli
- yılında
- yüksek
| Yorumlar |
|





