Enerji, uluslararası ilişkileri şekillendirerek günümüz stratejisini belirleyen, ülkelerin diplomaside atacakları adımlara doğrudan yön veren bir güç. Dünya siyasetinin tartışılmaz ve vazgeçilmez baş aktörü. Peki, Türkiye’nin enerji politikasındaki rolü nedir? “Olmazsa olmaz” kabul edilen bu güç karşısında nasıl bir potansiyele ve donanıma sahibiz? Ülkemizin enerji ihtiyacı, hızla artan nüfusumuz, gelişen ekonomimiz ve yükselen refah düzeyimiz nedeniyle giderek artış gösterirken, uzmanlar tarafından yapılan değerlendirmelerde 2009 yılından itibaren “enerji darboğazına” girme olasılığı bulunduğu belirtiliyor.
Gereken enerji yatırımlarının önümüzdeki 10 yıl içerisinde yapılmadığı takdirde ciddi bir enerji sıkıntısı yaşanabileceği uyarısında bulunan uzmanlar, bu sorunun çözülebilmesi için ulusal enerji üretiminin artırılması ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi gerektiğini vurguluyor.
Ülkemizde kullanılan mevcut enerji kaynakları incelendiğinde, doğalgazda dışa bağımlılığın arttığı ve fiyatının sürekli yükseldiği, hidroelektrik santrallerin kurulabileceği yerlerin azaldığı, güneş, rüzgâr ve diğer yenilenebilir enerji kaynakları ile sürekli sabit güçte enerji elde edilemediği görülüyor.
Bu çerçevede, ülkemizin yenilenebilir enerji kaynaklarına ilave olarak nükleer enerjiye yönelmesi bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. Bu nedenle yetkililer, 2020 yılına kadar ülkemizde diğer enerji bileşenleri içinde nükleer enerjinin payının %5-6’ya çıkarılması için yaklaşık 5000 MW’lık bir kapasite yaratılmasını planlıyor.
Türkiye’de 1968’de başlatılan nükleer santral kurulması çalışmaları 1977, 1984, 1985 ve 1999’da çeşitli mali ve siyasi sorunların yanı sıra, bu projeye muhalif çevrelerin engellemesi neticesinde sonuçsuz kaldı.
Ancak, “Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması, İşletilmesi ve Enerji Satışı” adlı 5710 sayılı kanunun 2007’de yasallaşmasının ardından Eylül 2008’de Nükleer Santral İhalesi’nin yapılmasıyla önemli bir adım atıldı. İhalede teklif veren tek firma olan JSC Atomstroyexport, JSC Inter Rao Ues, Park Teknik Ortaklığı’nın sunduğu teklifin Türkiye Atom Enerjisi Kurumu(TAEK) ölçütlerini karşıladığının Aralık 2008’de açıklanması ile nükleer enerjiye ulaşma sürecinde önemli bir mesafe kat edildi.
Bu arada, ücret konusunda pazarlıklar halen sürerken nükleer karşıtı lobiler tarafından toplumu yanlış bilgilendirme ve konuyu istismar etmeye yönelik nükleer enerji karşıtı kampanyaların yeniden yoğunluk kazandığı görülüyor. Eş zamanlı olarak, medyada çeşitli stratejik araştırma kuruluşlarının düzenledikleri seminerler, konferanslar ve Mersin, Sinop ile birlikte büyük şehirlerimizde çok sayıda anti nükleer gösteriler gerçekleştiriyor. Yerli ve yabancı sivil toplum kuruluşları ile meslek örgütlerinin de katıldığı mitinglerde Çernobil Nükleer Santrali kazası ön plana çıkarılarak Türkiye’de yapılması planlanan nükleer santrallere karşı hükümet uyarılırken kampanyalara yurt dışından da destek devam ediyor.
Aralarında nükleer enerjiyi kullanan ülkeler de dahil olmak üzere Türkiye’nin enerji bağımlılığının devamında fayda gören, bunu politikasının bir parçası haline getirmiş bir dizi ülke, “çevrecilik” anlayışının ihlal edildiğini bahane ederek Türkiye’nin nükleer enerjiden yararlanmasına karşı çıkıyor.
Oysa ki bu iddialar “sağlıklı değerlendirmeler” değil, sadece karalama kampanyalarının bir sonucu. Kamuoyunun nükleer enerji konusunda gerçekçi bilgiler ile gereğince aydınlatılmamış oluşu, bu karşıt tezlerin besin kaynağını oluşturuyor.
Nükleer enerji, toplumdaki yaygın kanının tersine dünyanın giderek daha fazla yöneldiği bir enerji türü. Dünyada 2008 itibarıyla 32 ülkede 441 nükleer reaktör faaliyette bulunurken bunlar dünya toplam enerji talebinin yüzde 17’sini karşılıyor. Çeşitli ülkelerde nükleer enerjinin elektrik enerjisinin üretimindeki payı: Fransa’da %80, Belçika’da %55, İsveç’te %52, Ukrayna’da %51, İsviçre’de %40, Güney Kore’de %38, Japonya %36, Almanya’da %32, Finlandiya’da %27, İspanya’da %23, ABD’de %20, İngiltere’de %19, Rusya’da %16 olarak biliniyor. Nükleer enerjiye dayanan elektriğin %83’ü Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü(OECD) ülkeleri tarafından üretiliyor.
Son yıllarda İngiltere ve Fransa’da yeni nükleer reaktörlerin kurulmasına ilişkin çalışmaların başlatıldığı biliniyor. Dünyada halen Hindistan’da 6 ve Rusya’da 4 olmak üzere toplam 9 ülkede 23 nükleer santral inşaatı devam ederken Japonya’da 12, Çin’de 9, Güney Kore’de 8 santralin inşası planlanıyor. ABD’de 1996’dan sonra nükleer santral yapılmamakla birlikte, tüm nükleer santrallerin yenilenmesi sonucu 20 bin MW’lık ek enerji üretim kapasitesi kazanıldı.
Günümüz nükleer teknolojilerinde insan kaynaklı hataya dayalı Çernobil felaketi gibi kazaların yaşanmaması için o tarihten sonra tüm reaktörlerde ileri teknoloji denetim sistemleri ile güvenlik önlemlerinin artırılması sonucunda başka herhangi bir ciddî kaza olmadı. Geliştirilen üçüncü nesil nükleer reaktörlerin yanı sıra ve geliştirilmekte olan dördüncü nesil reaktörler ile nükleer teknolojide kalite kontrolüne “uzay teknolojisi” kadar önem verilerek ve bu konuda son derece katı kurallar izlenerek risk unsuru minimuma düşürüldü. Nükleer teknolojide gelinen bu aşama ile günümüzde en küçük nükleer sızıntıların veya kazaların oluşmasının önüne geçilebiliyor.
Nükleer karşıtlarının özellikle üzerinde durdukları diğer bir konu da nükleer atıklar. Nükleer santrallerde nükleer atıklar reaktör faaliyete geçtikten en erken iki yıl sonra ortaya çıkıyor. 15 yıl atık havuzunda soğumaya bırakılan atıklar özel kaplarda 100-200 yıla kadar değişen bir süre reaktör sahasında muhafaza ediliyor. Atıkların, reaktörde kullanılan yakıtın sadece %2’sinin yanması, yeniden işleme tesislerinde işlenerek tekrar reaktörde kullanılabilmesi ayrıca ihraç potansiyeli taşıması nedeniyle çok büyük ekonomik değeri bulunuyor. ABD gibi bu konuda öncü olan ülkede bile yıllar önce atık depolama tesisleri inşa edilmiş olmasına rağmen henüz toprağa gömülmüş bir atık bulunmadığı biliniyor. Nükleer atıkların depolama tesislerinde sızıntı oluşturmaması için son derece güvenli depolama teknikleri geliştirildi.
Nükleer santraller, deprem riski en düşük olan bölgelere kuruluyor ve Richter Ölçeği’ne göre 8 büyüklüğünde depreme dayanabilecek şekilde inşa ediliyor. Akkuyu ve Sinop’a kurulması planlanan nükleer santrallerin yerleri ilgili kurumların uzun çalışmaları sonucunda belirlendi. Bununla birlikte dünyada en yoğun depremlerin yaşandığı bölgelerden Japonya’da dahi 56 nükleer reaktör sorunsuz bir şekilde faaliyet gösteriyor.
Nükleer enerji, kömür ile çalışan termik santraller ile doğal gaz santrallerinde olduğu gibi sera gazları çıkışı olmadığı için küresel ısınma riskine karşı da etkili bir çözüm olarak görülüyor. Günümüzde çevre uzmanlarının da nükleer santrallere destek vermesi nedeniyle, “çevreci hareketler” de nükleer enerji konusunda görüş ayrılığı içinde. “Greenpeace” örgütü nükleer teknolojiye karşı çıkarken, Yeşil hareketin önemli liderleri nükleer enerjinin dünyayı küresel ısınmadan ve kirlenmeden kurtarabileceğini savunuyor.
Enerji konusunda uzmanlar tarafından petrolün 2070, doğalgazın 2090 ve kömürün de 2170 yıllarına doğru tükeneceği beklenirken dünyanın hızla bir enerji darboğazına girmekte olduğu ileri sürülüyor. Günümüzde genel olarak ülkelerin enerji ihtiyacının % 34'ü petrol, %25'i kömür, % 21'i doğalgaz, %10'u biyo yakıt, %6'sı nükleer ve %4'ü yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılanıyor. Enerji şirketleri, 2015 yılında petrol ve doğalgaz üretiminin, enerji talebini karşılayamayacak hale geleceğini iddia ediyor.
Türkiye’nin elektrik enerjisi ihtiyacının %50’si doğalgaz elektrik santralleri, % 25’ i kömür ve kalan %25'i de hidroelektrik santralleri tarafından karşılanıyor. Enerji ihtiyacı her yıl ortalama % 10 kadar artan bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin kurulu enerji gücü ise 7 yılda bir, tam 2 misli artıyor. Hidroelektrik potansiyelin henüz kullanılmayan bölümünün bu birincil enerji kaynaklarının yerini tutacak büyüklükte olmadığı göz önüne alındığında güneş, rüzgâr, jeotermal, biyoenerji vb. her türden yenilenebilir enerji kaynağı devreye sokulsa bile, yapılan hesaplar bunların sürdürülebilir bir kalkınmayı temin etmekten uzak olduğunu gösteriyor.
Önümüzdeki yıllarda enerjiye olan ihtiyaç hızla artarken, bu ihtiyaca yönelik çözüm üretemeyen ve bu çözümsüzlük ortamında alternatif enerji kaynaklarının en önemlisi nükleer enerjinin faydalarından bilerek veya bilmeyerek bizleri mahrum bırakmak isteyen başta STÖ’ler ve bu STÖ’ler ile birlikte hareket eden bireylerden oluşan nükleer karşıtlarını “tartışmaya açık olanlar” ve “fanatikler” olarak iki guruba ayırmak mümkün.
Nükleer konularda tartışmaya açık olan bireyler çevreye duyarlı, idealist ve iyi niyetli insanlar olarak tanımlanabilir. Ancak bunların büyük bir kısmının konu hakkında yüzeysel bilgi sahibi olmaları nedeniyle her türlü yayından ve çevresinden etkilenerek bu faaliyetlere destek verdikleri gözleniyor. Ülkemizde nükleer enerji karşıtı eylemlere katılan fanatiklerin ise “uzman” psikolojisi içinde hareket ettiği ve bu işi “kişisel tatmin” olarak benimsediği görülüyor. Bu özelikleri nedeniyle de bu grup bazı çevreler tarafından kolaylıkla yönlendirilebiliyor.
Nükleer çağa giren dünyamızda geleceğe yatırım yapan ülkelerin geçmişte petrol için yürüttükleri büyük mücadele günümüzde, nükleer enerji alanında sürdürülüyor. Nükleer teknolojiyi oluşturan nükleer reaktör imalatı, uranyumun zenginleştirilerek yakıt haline dönüştürülmesi, reaktörden çıkan nükleer atıkların yeniden işlenerek tekrar kullanılır haline getirilmesi işlemleri bu alanda birkaç ülkenin tekelinde bulunuyor.
Bu çerçevede, ülkemizin geleceğini çok yakından ilgilendiren ve Cumhuriyet tarihimizin stratejik yatırımlarından birisi sayılan “nükleer enerji projesi” konusunda geçmişte yaşanan başarısızlıkların nedenleri olarak; ulusal enerji stratejisinin olmaması, organizasyonların teşkil edilememesi ve buna bağlı olarak kamuoyunun bilinçlendirilmesi için yeterli kararlılığın sağlanamaması olduğu biliniyor.
Ülke olarak bugün nükleer enerjiye sahip olamadığımız takdirde yarın enerji açığımızın artacağı, teknolojimizin yerinde sayacağı ve gelecekte sadece enerji sektöründe değil, her tür sanayi alanında dışa bağımlılığın daha da kaçınılmaz olacağı gerçeği asla göz ardı edilmemeli.
Ülkemizde nükleer enerji konusundaki mevcut olumsuz anlayış ancak “top yekûn bir seferberlik” oluşturularak değiştirilebilir. Bu amaçla, konuyla ilgili tüm kurumlar ve akademik çevreler tarafından konunun öneminin halka daha iyi anlatılması ve halkın buna inandırılarak “toplumsal mutabakatın” sağlanması gerekiyor.
Tags:
- ancak
- atık
- atıklar
- atıkların
- biliniyor
- bir
- birlikte
- büyük
- çıkıyor
- çok
- daha
- depolama
- destek
- diğer
- doğalgaz
- dünyada
- elektrik
- enerji
- enerjinin
- enerjiye
- gibi
- görülüyor
- güç
- günümüzde
- haline
- her
- hidroelektrik
- hızla
- için
- içinde
- ile
- kadar
- karşı
- karşıtı
- kaynaklarının
- kömür
- konusunda
- kurulması
- nedeniyle
- nükleer
- olan
- olarak
- olduğu
- önemli
- petrol
- reaktör
- sadece
- santral
- son
- sonra
- tarafından
- tüm
- türkiye’nin
- ülkede
- ülkelerin
- Ülkemizde
- uzmanlar
- yeniden
- yenilenebilir
- yıl
| Yorumlar |
|
Powered by !JoomlaComment 3.26





